Dolar 49,3362
Euro 55,3313
Altın 6.641,53
BİST 12.265,98
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 26°C
Açık
Diyarbakır
26°C
Açık
Paz 26°C
Pts 21°C
Sal 21°C
Çar 22°C

CİNAYETİN DE FİYAT LİSTESİ OLUR MU?

12 Ekim 2026 12:24
16

Bir insanın hayatına son vermenin fiyatının konuşulduğu, yaralamanın pazarlık konusu yapıldığı, çocukların daha az ceza alacakları düşüncesiyle suç örgütlerinin elinde tetikçiye dönüştürülmek istendiği bir noktaya geldiysek, oturup ciddi ciddi düşünmek zorundayız. Biz ne ara bu hale geldik?

Geçen hafta köşe yazım için farklı bir konu ararken sosyal medyada karşıma çıkan bir haber, uzun süre aklımdan çıkmadı. T24’ten Mehmet Duran Boztepe’nin kaleme aldığı, Bahar Feyzan’ın da Instagram’da gündeme taşıdığı haberde, Telegram ve Signal üzerinden haberleştiği belirtilen yeni nesil suç örgütlerinin cinayet ve silahlı yaralama eylemlerini adeta bir ticaret faaliyetine dönüştürdüğü anlatılıyordu.

Haberdeki iddialara göre, yaralama eylemleri için 10 bin liraya kadar düşen fiyatlardan söz ediliyor, cinayetler için yüz binlerce liradan milyonlara uzanan pazarlıklar yapılıyordu. Üstelik bazı suç ağlarının, çocukların ceza hukuku bakımından farklı bir konumda olmasından yararlanmak amacıyla 18 yaşından küçük kişilere yöneldiği belirtiliyordu.

İnsan okurken dehşete düşüyor. Bir insanın hayatı nasıl olur da fiyatlandırılır? Birinin evine ateş açmak, bir insanı yaralamak ya da öldürmek nasıl olur da müşteri aranan, fiyat kırılan, rakiplerle yarışılan bir işe dönüşür?

Burada sözünü ettiğimiz şey yalnızca teknoloji üzerinden işlenen suçlar değil. Mesele, insan hayatını değersizleştiren, şiddeti sıradanlaştıran ve suçu kazanç kapısı olarak gören bir anlayışın yayılmasıdır.

Elbette bir haberde yer alan iddiaların adli soruşturma ve yargı süreçleriyle doğrulanması gerekir. Ancak bu tür haberlerin ortaya koyduğu riskleri görmezden gelmek için de elimizde hiçbir gerekçe yok.

Asıl soru şu; suç, dijital dünyanın imkânlarını kullanarak bu kadar hızlı örgütlenebilirken devletin, hukukun ve toplumun önleyici mekanizmaları aynı hızla çalışabiliyor mu?

ŞİDDETİN YENİ PAZARI, ÇOCUKLARIN KARANLIK GELECEĞİ

İnternet hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Bilgiye erişim hızlandı, iletişim sınırları ortadan kalktı, dünyanın öbür ucundaki insanlarla saniyeler içinde bağlantı kurabilir hale geldik.

Ancak aynı imkânlar suç örgütleri tarafından da kullanılabiliyor. Kapalı mesajlaşma grupları, sahte hesaplar ve dijital iletişim ağları üzerinden suç bağlantıları kurulabildiği, kişilerin hedef alınabildiği ve yasa dışı faaliyetlerin organize edilmeye çalışıldığı bir gerçek.

Burada Telegram’ı, Signal’i ya da herhangi bir teknolojik aracı tek başına suçun nedeni ilan etmek doğru değil. Bu uygulamaların meşru kullanım alanları da var. Sorun, suç örgütlerinin dijital araçları nasıl kullandığı ve bu faaliyetlerin nasıl tespit edilip engelleneceğidir.

Peki, güvenlik birimleri bu ağlara ulaşabiliyor mu? Suç amacıyla oluşturulan gruplar nasıl izleniyor? Dijital deliller nasıl korunuyor? Farklı ülkelerden yönetilen hesaplar ve suç bağlantıları karşısında uluslararası iş birliği ne ölçüde sağlanıyor? Bunlar, kamuoyunun yanıt beklediği sorular.

Emniyetin ve savcılıkların yalnızca bir suç işlendikten sonra harekete geçmesi yeterli değil. Suçun hazırlık aşamasındaki belirtilerinin, hukuka uygun yöntemlerle tespit edilmesi; çocukların suç ağlarına çekilmesini sağlayan mekanizmaların ortaya çıkarılması ve bu ağların finansal bağlantılarının takip edilmesi gerekiyor.

Daha da ürkütücü olan, çocukların bu düzenin parçası haline getirilmesi. Bir çocuğun eline silah veriliyor, bir başkasının hayatına son vermesi isteniyor ve bütün bunlar para karşılığında yapılabilecek bir iş gibi sunuluyorsa burada yalnızca ceza hukuku açısından değil, toplumsal açıdan da büyük bir çöküş tehlikesi vardır.

Çocuk, suç örgütü açısından korunması gereken bir insan değil, kullanılabilecek bir araca dönüşüyor. Daha az ceza alabileceği düşüncesiyle çocukları suçta kullanmaya kalkışanların amacı açıktır; kendi çıkarları için çocuğun yaşını, geleceğini ve hukuki durumunu istismar etmek. Bu nedenle çocukların suça sürüklenmesini önlemek, yalnızca ailelerin ya da okulların sorumluluğuna bırakılamaz. Aile, eğitim sistemi, sosyal hizmetler, yerel yönetimler ve güvenlik birimleri birlikte çalışmalıdır.

Elbette yoksulluk, işsizlik, eğitimden kopuş, dışlanma ve geleceğe ilişkin umutsuzluk bazı çocukların suç örgütleri tarafından istismar edilmesini kolaylaştırabilir. Fakat bunları tek başına bütün suçların nedeni olarak göstermek de doğru değildir. Her yoksul insan suç işlemediği gibi, suç örgütlerinin oluşumunu yalnızca ekonomik koşullarla açıklamak mümkün değildir.

Burada aile içindeki şiddetten akran baskısına, kolay silah erişiminden suçun sosyal medyada özendirici biçimde sunulmasına kadar pek çok etkeni birlikte değerlendirmek gerekiyor. Çocuklara yalnızca yasakları anlatmak yetmez. Onlara eğitim, güvenli sosyal alanlar, mesleki beceriler, psikolojik destek ve geleceğe ilişkin gerçekçi seçenekler de sunmak zorundayız. Bir çocuğun önüne suç örgütünün sunduğu para ile toplumun sunduğu fırsatlar arasında bir tercih bırakılıyorsa, o toplumun kendisini de sorgulaması gerekir.

SİLAHLANMA ARTIYORSA, TEHLİKE KAPIMIZDA DEMEKTİR

Dijital suç ağlarını konuşurken Türkiye’de giderek daha fazla kaygı yaratan bireysel silahlanma sorununu görmezden gelemeyiz.

Umut Vakfı’nın Türkiye Silahlı Şiddet Haritası 2025 raporu, durumun ciddiyetini ortaya koyuyor. Vakfın basına yansıyan olaylardan derlediği verilere göre, 2025 yılında 3 bin 422 silahlı şiddet olayı yaşandı. Bu olaylarda 2 bin 225 kişi hayatını kaybetti, 3 bin 167 kişi yaralandı.

Aynı derlemede, 2014-2025 döneminde basına yansıyan toplam 41 bin 420 silahlı şiddet olayı kaydedildi. Bu rakamların resmî ve eksiksiz bir ulusal istatistik olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Yine de yıllardır karşımıza çıkan tablonun ne kadar ağır olduğunu anlamak için yeterince çarpıcıdır.

DİYARBAKIR VE VAN’DA DURUM

Diyarbakır’daki tablo da üzerinde durulmayı hak ediyor. Umut Vakfı’nın basına yansıyan olaylardan derlediği verilere göre, 2025 yılında kentte 101 silahlı şiddet olayı yaşandı; bu olaylarda 86 kişi hayatını kaybetti, 122 kişi yaralandı. Bir önceki yıl olay sayısı 113’tü. Ancak Diyarbakır Valisi Murat Zorluoğlu’nun açıkladığı verilerde kasten öldürme olaylarının yüzde 42 arttığının belirtilmesi, sorunun yalnızca toplam olay sayısına bakılarak değerlendirilemeyeceğini gösteriyor.

Van’da da basına yansıyan silahlı şiddet olayları 2024’te 16 iken 2025’te 26’ya çıktı. Diyarbakır’dan Van’a uzanan bu tablo, bölgede silahlı şiddetin nedenlerini ve önlenmesi için atılması gereken adımları daha ciddi biçimde tartışmamız gerektiğini ortaya koyuyor.

Bir tartışma sırasında silaha sarılanlar, trafikte öfkesini silahla göstermeye kalkışanlar, husumetini silahla çözmeye çalışanlar… Şiddetin gündelik hayatın bir parçası gibi görülmeye başlaması, toplum açısından başlı başına bir tehlikedir.

Okullarda yaşanan silahlı saldırılar ve çocukların karıştığı şiddet olayları da bu nedenle yalnızca münferit vakalar olarak değerlendirilmemeli. Her olayın kendine özgü nedenleri araştırılmalı; fakat benzer olayların önlenmesi için ortak riskler de ortaya çıkarılmalıdır.

Bir okulda güvenlik açığı varsa giderilmeli. Çocukların silaha erişimi önlenmeli. Tehdit işaretleri ciddiye alınmalı. Şiddeti özendiren içerikler ve suç örgütlerinin çocuklara ulaşma yöntemleri takip edilmeli. Ruhsatsız silah ticaretiyle mücadele edilmeli, yasal silahların edinilmesi ve denetimi konusunda da etkili bir kamu politikası yürütülmelidir.

Bunların hiçbiri yalnızca daha fazla ceza vermekle çözülemez. Ancak cezasızlık algısını güçlendiren uygulamalarla da mücadele edilmelidir. Suçun niteliğine uygun, adil, etkili ve caydırıcı bir hukuk düzeni; erken müdahale ve önleyici sosyal politikalarla birlikte işletilmelidir.

Dünyadaki durumla karşılaştırma yaparken de dikkatli olmak gerekiyor. Ülkelerin silah sahipliği, cinayet ve silahlı saldırı verileri aynı yöntemlerle tutulmadığı için doğrudan ve gelişigüzel karşılaştırmalar yanıltıcı olabilir. Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca uluslararası sıralamalara bakmak değil; kendi verilerini düzenli, şeffaf ve karşılaştırılabilir biçimde yayımlamaktır.

Peki, ne yapılmalı? Öncelikle İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ilgili kurumlar dijital suç örgütleriyle mücadelede yürütülen çalışmaları, kişisel verileri ve soruşturmaların gizliliğini koruyarak kamuoyuyla daha anlaşılır biçimde paylaşmalıdır. Suç amacıyla kullanılan dijital ağların tespitinde uzman ekipler, teknik kapasite ve uluslararası iş birliği güçlendirilmelidir.

İkinci olarak, silahlı şiddet konusunda düzenli bir ulusal veri sistemi oluşturulmalıdır. Kaç silahlı olay yaşandığı, kaç kişinin öldüğü ya da yaralandığı, olaylarda hangi tür silahların kullanıldığı ve çocukların bu olaylardaki rolü güvenilir verilerle izlenebilmelidir.

Üçüncü olarak, çocukların suç örgütlerine katılmasını önlemek için okul temelli erken uyarı ve destek mekanizmaları geliştirilmelidir. Ailelerin yalnız bırakılmadığı, öğretmenlerin risk işaretlerini bildirebildiği, çocukların güvenli sosyal alanlara ve mesleki fırsatlara erişebildiği bir sistem kurulmalıdır.

Dördüncü olarak, medya ve sosyal medya kullanıcıları da sorumluluk taşıyor. Suç örgütlerinin propagandasını yaymak, tetikçileri kahraman gibi sunmak, şiddeti gösteriş malzemesine dönüştürmek bu düzenin cazibesini artırabilir. Gazetecilik ise tam tersine, suçu özendirmeden, mağdurları koruyarak ve kamu yararını gözeterek bu yapıların nasıl işlediğini ortaya çıkarmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca bir uygulamadaki karanlık gruplar değildir. Mesele, insan hayatının değersizleştirilmesine karşı toplumun nerede duracağıdır. Bir cinayetin fiyatı konuşuluyorsa, bir çocuğun tetikçi olarak kullanılabileceği düşünülüyorsa, silah bir güç ve itibar göstergesine dönüşüyorsa, burada hepimize düşen bir sorumluluk vardır.

Devletin görevi suçu önlemek, suçluyu yakalamak ve adaleti sağlamaktır. Ailenin, okulun ve toplumun görevi ise çocukları şiddetin pençesine bırakmamaktır. Bizim görevimiz de bu tehlikeyi görmezden gelmemek, normalleştirmemek ve sorumlulara hesap sormaktır.

Bir insanın hayatı pazarlık konusu haline gelmişse, mesele yalnızca asayiş meselesi değildir. Bu, insanlığımızı, hukuk anlayışımızı ve nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi ilgilendiren bir meseledir.

Ve artık sormamız gerekiyor; Biz ne ara bu hale geldik ve daha fazla can kaybetmeden bu gidişi nasıl durduracağız?

Sevgiyle kalın.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.